Prof. Dr. Murat Somer: Suriye’de en çok kaybedenler Türkler ve Kürtler

Koç Üniversitesi'nde Siyaset Bilimleri ve Uluslararası İlişkiler alanında öğretim üyesi olan Prof. Dr. Murat Somer, Gazetekritik’ten Melis Çivici’ye önemli değerlendirmelerde bulundu.

Prof. Dr. Murat Somer: Suriye’de en çok kaybedenler Türkler ve Kürtler

Sosyal ve siyasal kutuplaşma, etnik çatışmalar, Kürt meselesi ve Ortadoğu siyasetine ilişkin çok sayıda araştırması olan Prof. Dr. Murat Somer, ülkede giderek artan etnik gerginlik, Türkiye ve Dünya’da oluşan yeni siyaset dili ve Suriyeli sığınmacıların durumuna dair dikkat çekici açıklamalar yaptı.

“ÜLKEDE DIŞ SİYASETİN OLUŞTURULMA SÜREÇLERİ DEĞİŞTİ”

Mevcut iç siyaset ve Suriye dış politikasını birbirine bağlı süreçler olarak görüyor musunuz?

Kesinlikle bağlı süreçler olarak görüyorum. Dış politikada belli siyasetleri izlemek, iç siyasette hem bir popülarite kazandırabiliyor, hem de dikkatleri bir yerden başka yere çekebiliyor. Bazen iktidarlar iç siyasetteki yansımalarından dış siyasette bazı adımları atmaktan korkarlar. Ya da iç siyasette eğer sıkıntıdalarsa, dikkatleri başka yöne çekmek ve muhalefeti zayıflatmak, milliyetçi bir dil kullanabilmek için dış siyasette birtakım adımlar atarlar. Örneğin Suriye’deki harekâtı düşünelim. Bu harekât uzunca bir süredir gündemde olan bir şeydi. Ama bu harekâtın ne zaman ne şekilde ve hangi söylemle yapıldığına bakıldığında, iç siyasetle doğrudan bir bağlantısı var. Ama bunda ikinci bir bağlantı daha var ki bu çok işlenmiyor. Ülkede dış siyasetin oluşturulma süreçleri çok değişti. Yani hangi süreçlerden geçerek, hangi aktörlerin, hangi kurumların katılımıyla bazı kararlar veriliyor ve buna buna göre bir dış politika yönetiliyor. Hangi kanallardan halka anlatılıyor? Burada iç siyasette denge-denetim mekanizmalarının ve çoksesliliğin ortadan kalktığı bir durum olması dış politikayı da etkiliyor. Dolayısıyla bazı yanlışların engellenmesi ihtimali de ortadan kalkıyor. Daha demokratik, denetleme mekanizmalarının daha iyi işlediği bir karar verme mekanizması olsaydı belki daha farklı bir dış politikayla karşılaşacaktık.

“AB İLE GÖÇMEN ANLAŞMASI YENİDEN MÜZAKERE EDİLMELİ”

Suriyeli sığınmacıların Türkiye’deki durumu ve Suriye’de kurulması planlanan güvenli bölgeye yerleştirilmeleri hakkındaki değerlendirmeleriniz nelerdir?

İnsanları iradeleri dışında bilmedikleri, tanımadıkları, kendi yurtları olmayan bir yere taşımak kabul edilebilecek bir şey değil. Bunun bazı yerlerde gönüllü olarak yapılacağı söyleniyor. Bu insanlara nasıl imkanlar sunulabilir, nasıl teşvikler yapılabilir ki o insanlar gönüllü olarak bilmedikleri, geleceği belirsiz bir yere taşınsınlar. Orada ekonomilerini nasıl sağlayacaklar, ne iş yapacaklar? İkincisi bunu kim finanse edecek? Burada şimdiye kadar hiçbir ülke böyle bir vaatte bulunmadı. Türkiye’nin böyle bir ekonomik imkânı yok. Zaten şu an Suriyeli sığınmacıların Türkiye ekonomisine faturası konusunda büyük bir toplumsal tepki oluşmaya başlamış durumda. Türkiye’de insanlar bunu belki de yanlış şekilde ifade etseler de böyle bir sorundan rahatsız olmakta haklılar mı? Bence haklılar. Türkiye gibi bir ülkede 4 milyona yakın bir Suriyeli nüfusu olması kaçınılmaz olarak bir toplumsal hassasiyet yaratacaktır. Yanlış olan şey insanların bu tepkilerini kurban durumunda olan göçmenlere yöneltmeleri olur. Burada eleştiri oklarının karar verici durumunda olan iktidar ve rejimlere yöneltilmesi ve buna başka türlü çözüm bulunması lazım. Nihai çözüm Suriye’de ve bölgede barıştan geçiyor. Barış müzakarelerinde ülkemizde geçici misafir konumunda olan nüfusun güvenli bir şekilde geri dönüşünü gündeme getirmekten ve organize etmekten geçiyor. Suriye rejimiyle konuşulacaksa en başta bunu konuşmalı. Avrupa Birliği’yle olan göçmen anlaşması da yeniden müzakere edilmeli.

“HER  ŞEYE RAĞMEN TÜRK İNSANI SAĞDUYULU”

Suriye’de YPG’ye karşı yürütülen operasyon sonrası ülke içinde yine bir etnik gerginlik yaşanıyor. Geçtiğimiz günlerde bir genç kürtçe konuştuğu gerekçesiyle öldürdüldü, ardından bir kişi daha darp edildi. Türkiye’de bilindiği kadarıyla 25’e yakın etnik kimlik varken, Kürtlerle ilgili bu kronik problemlerin temel sebebini ne olarak görüyorsunuz?

Aslında kullanılan militarist söylemler ışığında Türkiye’de buna benzer çok daha fazla olay olabilirdi. Bence her şeye rağmen Türk insanı sağduyulu. Bir tür sınır ötesi harekât belki gerekliydi, sınır güvenliğimizin korunması için yapılması gerekiyordu. Ama böyle bir harekât yaparken, öncelikle siyasal ayağın uluslararası desteğin hazırlanmaması yanlış. Ve belki de Türkiye için en önemli konu olması gereken ‘Türkiye’deki Kürtlerin hassasiyetleri’ hiçbir şekilde gözetilmiyor. Türkiye’nin en büyük çıkarı nedir? Türkiye’de herkesin toplumsal barış içerisinde yaşaması ve Türkiye’deki bütün vatandaşların kendini eşit ve güvende hissetmesi. Milyonlarca Kürt yaşıyor ülkede. Onlar ne hissediyorlar, yabancılaşıyorlar mı? Bu harekât milliyetçilik söylemi körüklenerek ve militarist bir söylemle yapıldı. Acaba onlar bunun ne kadar içinde hissediyorlar kendilerini? Aslında Suriye’de en çok kaybedenler Türkler ve Kürtler. Biz kendi aramızda çözemediğimiz için bazı sorunları, bölge dışı aktörler bu durumdan yararlandılar.

Bölgedeki durumdan en büyük zararı Türkler ve Kürtlerin gördüğünü söylediniz. Bu kaybedişin sebebinin harekat süresince benimsenen milliyetçi söylemler yüzünden mi olduğunu düşünüyorsunuz? Çünkü Suriye’de yürütülen harekatın Kürtlerle bir alakası yok, orada mevcut bir terör örgütüne karşı yapılan bir harekat var. Dolayısıyla Kürtlerin bu konuda kendilerini dışlanmış ve ötekileştirilmiş hissetmelerini neye bağlıyorsunuz?

Elbette harekât Kürtlere karşı yürütülmüyor. Ama siz siyasi bir sorunu askeri harekâtla çözmeye çalıştığınız zaman bundan sivil halkın etkilenmemesi mümkün değil. Türkiye’de medya göstermiyor ama o bölgede insanlar evlerini bırakıp terk etmek zorunda kaldılar. Bunu uluslararası medyaya baktığınızda görüyorsunuz. Terörle hiçbir bağlantısı olmasa da bir gelecek umuduyla oraya yerleşmiş ve bir yaşam kurmuş on binlerce insan var. Bu tabi Türkiye’nin istediği ve hedeflediği bir şey olmayabilir. Ama askeri bir harekâtın sonucu budur. Öte yandan TSK’nın kontrol edemediği Özgür Suriye Ordusu ÖSO’nun (Yeni Suriye Milli Ordusu) bazı eylemleri olabilir. Baktığınızda bu insanların akrabaları Türkiye’de yaşıyor, haberleşiyorlar, ortak bir yaşamları var. Bu insanların hepsi kurban durumunda. Bu insanlar teröre destek vermiyorlar. Ama siyasal sorunlar çözülmediği sürece o insanlar bu olayın kurbanı durumundalar. Bundan hiç söz edilmemesi de bu insanlarda bir yabancılaşma yaratabilir.

“NE KADAR AZ SEÇİLMİŞ KARAR VERİCİ VARSA, REJİM O KADAR OTOKRATİK OLUR”

Türk siyaset dilinde dış politikaya dair uzunca süredir sert bir sokak dili kullanılıyor. Bununla birlikte Amerika’nın da nobran bir dil kullandığını görüyoruz. Siz bu siyasi jargonu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu jargona aslında ülkeler arasındaki sınırların ötesinde karşı çıkmak lazım. Bu dünyada yükselen bir jargon ve birbirini besliyor, güçlendiriyor. Çünkü birbirini muhatap alıyor, birbirini muhatap alınca da başka söylemler ve alternatif siyaset biçimleri tasfiye oluyor. Biz aslında otokratik siyaset diye buna diyoruz: bir kişinin o anki iradesinin ve kullanmak istediği dilin bir ülkeyi temsil etmesi. Ne kadar az seçilmiş karar verici varsa, rejim o kadar otokratik olur. Örneğin Amerika’da en azından başkanlar seçilmeden önce yardımcılarıyla beraber çıkar sahaya. Onu seçecek insanlar yardımcısına da göre oy verir. Atadığı bakanlar önce seçilmiş meclisin onayından geçer. Türkiye’de ise yeni sistemde Cumhurbaşkanı dışında hükümette kimse seçilmiyor. Türkiye’de çoğu kişi Cumhurbaşkanı yardımcısının ismini bile bilmiyor. Bu da sistemi çok otokratik bir hale getiriyor.

“ASKERİ YÖNTEMLER UZUN VADEDE YENİ DÜŞMANLAR YARATIR”

Türkiye dış politikada sınır güvenliğine mi iktisadi bağımsızlığına mı öncelik vermeli?

Bu ikisi birbiriyle aslında bağlantılı. Ekonomik bağımsızlık bölge ülkeleriyle karşılıklı yarara ve kalkınmaya dayalı sosyal ve ekonomik ilişkiler kurmakla, bölgesel kalkınmayla olur. O zaman da bağımsızlaşırsınız örneğin uzak ülkelerden borç almak zorunda kalmazsınız. Küresel sermaye akımlarına bağımlı olmaktan çıkarsınız. Bu aynı zamanda güvenliği de artırır. En etkili sınır güvenliğini sağlama yöntemi nedir? En etkili olacak şey diplomasi ve ekonomi politikalarıdır. Biz sınır güvenliğimiz için sınır komşularımızla barış içerisinde olursak, herkesin yararına ilişkiler kurarsak, kimseye bir kötülük gelmez. Çünkü gerek yoktur ve kaybedecek çok şey vardır. En yetkin yöntem budur. Siz askeri yöntemlerle aslında kısa vadede bir sorunu çözüyorsunuz ama uzun vadede yeni düşmanlar yaratıyorsunuz. Beş sene on sene sonrasının teröristini yaratıyor olabilirsiniz.

“AB TÜRKİYE’DEKİ HÜKÜMETLE KİRLİ BİR PAZARLIK YAPTI”

Ülkeye kontrolsüz şekilde alınan Suriyeli göçmenlerin uzun vadede demografik yapıyı değiştireceğine dair görüşler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu söylem bence biraz yanlış. Demografik yapıyı değiştirme ifadesi yanlış çağrışımlar yapabilir. Çünkü Türkiye aslında bir göç ülkesi ve bu Türkiye’nin bir zenginliği. Türkiye’de çok fazla etnik kimlik var ve 19’uncu yy’dan beri Türkiye çok yoğun göçlere maruz kalmış. Türkiye’de çok fazla Arap da var mesela. Ben Arap olsaydım ve böyle bir şey duysaydım acaba ne hissederdim? Ama bunun yanında herhangi bir ülkeye akıbetleri belli olmayan, farklı dili konuşan ve farklı kültüre mensup 4 milyon insan geldiğinde bu tabii ki çok ciddi sorunlara sebep olacaktır. Kültürel çatışma olabilir, başka sorunlar o insanlara yüklenebilir. İşsizlik var Türkiye’de şu an mesela ve bu Türkiye’de uygulanan yanlış ekonomik politikaların bir sonucu. Ama günlük hayat içerisinde insanlar bunun sebebi olarak sığınmacıları görebilirler. Aslında sığınmacıların hepsi ekonomik bir yük değil, pek çoğu da iş kuruyor mesela. Yani tüm bunlar sosyal ve ekonomik sorunlar, demografi meselesi değil. Ama bu insanların büyük bir bölümü Türkiye’de kalacak, bunu artık kabul etmek gerekir. Burada birini suçlayacaksak iktidarı ve Avrupa Birliği’ni suçlayalım. İktidarın yanlış Suriye politikalarını eleştirelim ve alternatif sunalım. Avrupa Birliğine ise düşman olmak anlamında değil ama bu konudaki çok yanlış politikalarını eleştirelim. Asıl çıkarlarının Türkiye’nin demokratik ve kalkınmış bir ülke olması gerektiğini hatırlatalım. Avrupa Birliği Türkiye’deki hükümetle kirli bir pazarlık yaptı bu konuda. “Sen insanları ülkende tut, karşılığında ben sana para vereyim ve demokrasi, hukuk devleti vs konularda da çok eleştirmeyeyim seni” gibi bir durumu var Avrupa Birliği’nin. Bizim Avrupa’da yaşayan milyonlarca vatandaşımız var, Avrupa Birliği ülkeleriyle başta ekonomik çok yoğun ilişkimiz var. Aslında bizim demokratik bir hukuk devleti olmamızda Avrupa Birliği’nin muazzam bir çıkarı var ama ilişkilerin temeline bunu koymuyor. Çok daha az önemli olması gereken göç meselesini koyuyor. Suriye harekâtı yapılmadan Erdoğan’ın çok yanlış bir söylemi vardı. “Siz bu harekata karşı mı çıkıyorsunuz? Açarız kapıları, 4 milyon insanı yollarız” dedi. Milyonlarca insanın hayatı üzerinden tehdit etti. Avrupa Birliği de bu korkuyla Türkiye’de olanlara sesini çıkartmıyor.

“KUTUPLAŞMA, OTORİTERLEŞMEYE HİZMET EDİYOR”

Bir süredir ana akım medyada sadece belli isimleri görüyoruz. Siz de bu medya sansüründen nasibini alan isimlerden birisiniz. Konu hakkındaki değerlendirmeleriniz nedir?

Ben de bunlardan nasibini alan isimlerden biriyim şeklinde bir şey söylemek istemiyorum açıkçası. Medyanın böyle olmaması lazım. Toplumdaki gerçek fikir zenginliğini, demokratik birikimi ve sağduyuyu medyaya bakınca görmek mümkün değil. Bu da izleyenleri ümitsizliğe ve zayıflık duygusuna, kendi toplumlarından kuşku duymaya sevk edebilir. En büyük tehlike bu. Bu yüzden var olan tüm kanallardan insanların fikirlerini ifade etmeye devam etmeleri gerekiyor. Bunu da kimseye hakaret etmeden kutuplaştırmadan yapmaları, çünkü kutuplaşma otoriterleşmeye hizmet ediyor. Medya böyle olmuşsa bunun çözümü ne? Bağımsız ve medya işini medya için yapan kuruluşlar nasıl kurulur -- ki kuruluyor -- buna kafa yormak ve katkı vermek lazım. Yabancı birkaç medya kuruluşu şu an Türkiye’de şubeler açtılar. O da çok iyi bir çözüm değil. Yanlış anlaşılmasın, bu medyalar da olmalı. Ama ideal olanı, Türkiye’de çok iyi, tecrübeli ve idealist gazetecilerin çalışabileceği tabandan yükselen ve bağımsız alanlar yaratmak.

Kurulması planlanan yeni siyasi partiler var. Bu partiler kurulduğu takdirde AKP’den nasıl bir geçiş olacağını düşünüyorsunuz, öngörünüz nedir?

Yeni partilerin kurulması doğal ve olması gereken bir şey. Zaten iktidarın otoriterleşmesi sonucunda bunun olması gerekiyordu.  Önemli olan ortaya çıkan partilerin asgari bazı müştereklerde ortak payda oluşturabilmeleri. Yani bu işi sadece iktidara gelmek için mi yapıyorlar, yoksa Türkiye’yi tekrar demokratik ve hukuk devleti haline getirmek için mi yapıyorlar? Bunun için yapıyorlarsa diğer muhalefet partileri ile de işbirliği yapmaları gerekecek.

“TEK KİŞİNİN KARAR VERDİĞİ BİR SİSTEM OLMAMALI”

50+1 Polemiği hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ben 50+1’den çok, olması gereken sistemin denetlenebilir ve seçilmişlerin ön planda olduğu, karar verme mekanizmasının çok sesli hale geldiği bir sistem olmasını daha çok önemsiyorum. 50+1’den önce yüzde 10 barajından vazgeçilmeli. Daha demokratik bir başkanlık sistemi ya da yarı başkanlık sistemi olabilir. Çünkü Cumhurbaşkanını seçme hakkı iyi bir şey de olabilir. Pozitif bir dinamik de yarattı Türkiye’de. Öte yandan denge ve denetleme olmazsa yüzde 40 ile seçilen kişiler de otokratikleşebilir. Önemli olan seçilecek kişinin bütün kararları tek başına vermeyecek olması. Tek kişinin karar verdiği bir sistem olmamalı. Muhalefet en çok bu konularda bastırmalı. Bir de 50+1’den vazgeçilecekse bu iktidarda olan gücün çıkarı bunu gerektirdiği için olamamalı. Kişiye göre kumaş biçilmemeli.

Erken Genel Seçin öngörüyor musunuz?

Şu an öngörmüyorum ama olabilir. Yani normal zamandan önce olabilir. Bir de şunu çok yanlış buluyorum, belki de pek çok siyasi aktör erken genel seçim düşüncesiyle bazı hamleleri yapmıyor, bazı şeyleri söylemiyor. Bu aslında Türkiye’yi biraz daha erken seçim atmosferinden çıkarttı. Son yerel seçimlerden sonrasına göre bu atmosferden biraz daha çıktı bence. Çünkü başta muhalefetin bir dinamizmi vardı, iktidar bir savunma pozisyonuna geçmişti. Ama şu an ben o dinamizmde kayıp görüyorum. Belki Suriye harekatıyla da alakalı olabilir bu durum. Şu an gündemi kontrol etme inisiyatifinin daha çok iktidara geçtiğini düşünüyorum.

“GERÇEK BİR REFORM İÇİN YARGININ YÜRÜTMENİN ETKİSİNDEN KURTULMASI LAZIM”

Uzun tutukluluk süreleriyle ilgili ne düşünüyorsunuz ve yeni yargı reformu hakkındaki değerlendirmeleriniz nedir?

Yargı reformu gerçek bir yargı reformu değil. Çok palyatif bazı iyileştirmeler yaratabilir evet. Ama gerçek bir reform diyemeyiz. Çünkü gerçek bir reform olması için yargının yürütmenin etkisinden kurtulması lazım. Nasıl olabileceği belli, muhalefetin yasa tasarılarında, sivil toplumun raporlarında var. 2013’te gereksiz ısrarlar nedeniyle dağılan anayasa uzlaşma komisyonunda partilerin anlaştığı maddelerde var. Yargıç ve savcıların bağımsız olması, hukuka uygun davranmadıkları takdirde kendi mesleki kariyerleri içerisinde olumsuz bir etkinin yaratılması lazım. Bütün mesele yargının tamamen bağımsız ve aynı zamanda tarafsız olmasını sağlamakla ilgili. Ama bunu yaptığı zaman da bu mevcut iktidarın işine gelmeyecektir.

Yorumlar (0)
banner110
15°
kapalı

escort istanbul

istanbul escort