19.08.2019, 01:25

Çevre hakkımız ve mücadele anlayışımız

                                                                                                        

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 17. maddesinde, herkesin, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme  hakkına sahip olduğu, 56. maddesinin  1. ve 2. Fıkrasına da; “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşın ödevidir” .demektedir. Bu Anayasasal düzenlemeye  göre dengeli ve sağlıklı bir çevrede yaşamak bir sosyal hak olarak düzenlenmiştir.

Anayasanın ilgili hükmü gereği, çevreyi kirletecek veya bozacak herhangi bir müdahale, insanın yaşamına ve sağlığına zarar verecekse, kişilerin sağlıklı ve dengeli çevrede yaşama hakkı ihlal edilmiş olacaktır.

Anayasanın 56. Maddesine göre  hakkın sahibi “herkes”, yükümlüsü “devlet ve vatandaş”, dır. Amacı ise  “sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşamak”,  çevreyi geliştirme, koruma ve kirlenmeyi önlemedir.

Vatandaşların ödevi, sadece çevreyi kirletmeme ve bu doğrultuda getirilen her türlü yasaya uyma şeklinde pasif ödev değildir.Bu ödevlerin yanı sıra , çevreyi bozucu faaliyetlere karşı aktif bir tutum takınıp bu konuda her türlü girişimi gerçekleştirmek, alınacak karar ve eylemlere katılmak şeklinde aktif sayılabilecek ödevlerdir.

Devletin ödevi  ise , bu hakkın kullanılma koşullarını düzenleme, güvence altına alma, bu amaçla kamusal makamları, sivil toplum örgütlerini yönlendirme biçiminde bir edim yükümlülüğü vardır. Çevreyi bozucu  politika, plan, program, karar, düzenleme ve eylemlerden kaçınmakla beraber aynı zamanda  başkalarının bu tür faaliyetlerini önleyici tedbirler almaktır.

1983 yılında yürürlüğe giren 2872 sayılı Çevre Kanunumuzda  da çevre sağlığının korunması amacıyla idari, cezai ve hukuksal düzenlemeler getirmekte ve  vatandaşların çevre hakkı konusundaki duyarlılıklarını geliştirmek için vatandaşların çevresel denetim sürecine katılımlarına vurgu yapılmaktadır. Türkiye’de pozitif hukuk açısından bakıldığında Çevre Kanunu, çevreye zarar verici veya tehlike ortaya çıkaran ve ekolojik dengeyi bozan eylemlerin çoğunu idari ihlaller olarak kabul etmekte ve idari yaptırımlara tabi tutmaktadır. Çevre Kanunu 26.04.2006 tarih ve 5491 sayılı Kanun ile revize edilmiş ve çevre kirliliğine neden olduğu tespit edilen kurum kuruluş ve işletmelere ağır yaptırımlar getirmiştir. Çevre Kanunu’nun 28. maddesine göre; çevreyi kirletenler ve çevreye zarar verenler sebep oldukları kirlenme ve bozulmadan doğan zararlardan dolayı kusur şartı aranmaksızın sorumludurlar. Aynı Kanunun 30. maddesine göre; çevreyi kirleten veya bozan bir faaliyetten zarar gören veya haberdar olan herkes ilgili mercilere başvurarak faaliyetle ilgili gerekli önlemlerin alınmasını veya faaliyetin durdurulmasını isteyebilir”.

2872 sayılı Çevre Kanunu’nun 1. maddesinde; kanunun  amacının, bütün canlıların ortak varlığı olan çevrenin, sürdürülebilir çevre ve sürdürülebilir kalkınma ilkeleri doğrultusunda korunmasını sağlamak olduğu belirtilmiştir.

Sürdürülebilir çevre ile kastedilen ; gelecek kuşakların  ihtiyaç duyacağı kaynakların varlığını ve kalitesini tehlikeye atmadan, hem bugünün hem de gelecek kuşakların çevresini oluşturan tüm çevresel değerlerin her alanda (sosyal, ekonomik, fizikî vb.) ıslahı, korunması ve geliştirilmesi süreci,

Sürdürülebilir kalkınma ile kastedilen ise; bugünkü ve gelecek kuşakların, sağlıklı bir çevrede yaşamasını güvence altına alan çevresel, ekonomik ve sosyal hedefler arasında denge kurulması esasına dayalı kalkınma ve gelişmeyi ifade eder olarak tanımlanmıştır. Dolayısıyla sürdürülebilir kalkınmanın en önemli amaçlarından birisi gelecek kuşaklara sağlıklı ve yaşanabilir bir doğa bırakabilmektir. Böylece şimdiki kuşaklar hem hak sahibi, hem kendi nesline hem de gelecek nesle karşı ödevlerle yükümlüdürler.

Ayrıca 5237 sayılı Ceza Kanunun 181. maddesi çevrenin kasten kirletilmesi hakkında hapis cezasını, 182. maddesi çevrenin taksirle kirletilmesi hakkında adli para cezasını da düzenlediği görülmektedir.

Bu açıklamalardan sonra diyebiliriz ki  “Çevre Hakkı” En Temel İnsan Hakkıdır.

Bugün ise çevre sorunlarının küresel ölçekte gelmiş olduğu nokta, doğanın büyük çoğunluğunun devamını ve toplumun gelişimini ve geleceğini tehdit etmektedir. Aşırı nüfus artışı, ozon tabakasının yok olması, küresel ısınma, türlerin yok oluşu, genetik çeşitliliğin kaybolması, asit yağmurları, nükleer kirlenme, toprak erozyonu, çölleşme, sel baskınları, kıtlık, sularının kirlenmesi, zehirli atıklar, gibi insan merkezli olmayan ekonomik, sosyal ve kültürel temelli sorunlar çevreyi tehdit etmektedir.

Çevre bilinci nedir, neden çevremize, özellikle ya­şadığımız bölgeyi, havamızı suyumuzu toprağımızı koruma­ya çalışıyoruz?

Çünkü çevremizi sadece korumak değil, bizden sonra ço­cuklarımıza torunlarımıza gelecek nesillerden emanet aldığımız çevreyi yaşanabilecek bir şekilde tahrip etmeden bırakmadır. Eğer biz toprak tabakasını koruyamazsak, haliyle üzerinde­kileri koruyamayız, yani yaşamı koruyamayız, canlıları koru­yamayız, toprağı koruyamayız. Dolayısıy­la canlıları koruyamayız, dünyayı koruyamayız. O anlamda önce, nefes almak zorundayız, sağlıklı yemek ve su içmek zorundayız. İşte bizi çevre bilincine iten asıl neden hem çevreyi korumak hem yaşanılabilir sağlıklı bir çevreyi sağlamak ve de­vam ettirebilmektir.

Ülkemizde Çevre hakkının savunulmasına dair mücadelede, ilk akla gelen “Bergama Ovacık Altın Madeni’ne karşı yürütülen mücadele olduğunu söylemek abartılı olmasa gerek. 1997 yılında Danıştay 6.Dairesi'nin, …” maden işletmesinin kamu yararına uygun olmadığına “ dair çevre hakkını esas alan bozma kararına rağmen TÜBİTAK tarafından oluşturulan bir komisyona hazırlattırılan  raporlara dayanılarak hukuk saf dışı  edilerek  maden işletilmeye başlandı. Bu hukuksuzluk yalnızca Bergama'nın havasını, suyunu, toprağını değil, hukuk devleti ilkesini de kirletmeye devam ediyor.

Bu hukuksuzluk yurdun dört bir yanında ör. Hasankeyf’te, Eşme'de, Efemçukuru'nda, Kaz  Dağları'nda, Tunceli-Ovacık’ta, Artvin Cerrattepe’te,  uygulanmaya çalışılmaktadır.

Bu nedenle ekolojik mücadele bir bütündür. Doğa katliamlarına dur demek istiyorsak Türkiye’nin her yerinde ses çıkarmalıyız. Munzur demeden Hasankeyf demeden Kafdağları demeden sesimizi ortak olarak yükseltmeliyiz. Bilinmeli ki Hasankeyf’i sulara gömmek isteyenler, Kaz dağlarını siyanürle öldürmek isteyenler, Salda Gölü’nün betona görmek isteyenler  aynıdır Kaz Dağları’nın , Hasankeyf’in ,Salda Gölü’nün   kurtuluşu Kazdağlarına su ve vicdan nöbeti için sel gibi akan On binlerin Hasankeyf’te Tarih ve Kültür nöbeti için akmasıyla Kazdağlarından Hasankeyf’e kardeşlik ve barış köprüsü kurulmasıyla mümkün olabilir.

Bugün farklı yörelerde doğmalarına karşın hem altın madenciliği hem de HES karşıtı mücadelelerin hemen hepsinin temel talep ve hedeflerinin gerisinde söz konusu projelerin doğal çevreye, insan yaşamına ve doğaya bağlı geçim kaynaklarına geri dönülemez zararlar vererek insan yaşamına   tehdit oluşturmasıdır. Bu bağlamda dünyanın neresinde olursa olsun bölgenin neresinde olursa olsun ülkemizin neresinde olursa olsun herkesi sağlıklı bir çevrede yaşamak için Çevre hakkı için ortak ve birleşik mücadeleye ihtiyaç vardır.

Bu mücadeleler, protestolar yalnızca bir ‘çevre hareketi’ veya ‘doğa mücadelesi’ değil, madenlerin, suyun ve enerjinin sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda ticarileştirmesine de karşı çıkan bir direniş hareketidir.  Bu mücadele, emperyalist sisteme karşı ‘anti-emperyalist’ bir mücadeledir. Bu mücadele hukuki süreç tamamlanmadan gayri sıhhi müessese izni ve işletme izni alan, ÇED raporunun güvenirliliğini ve geçerliliğini yitirdiği, altın madenciliği ruhsatları ve ve HES projelerine onay verenlere karşı anayasal bir mücadeledir.

Bunun için ÇED süreçlerinin tüm aşamalarına formaliteden değil gerçek anlamda halkın katılımı sağlanmalı, yöre yurttaşlarının görüşleri de dikkate alınmalıdır.  ÇED raporuna aykırı işlemler tespit edilmeli ve projeler durdurulmalı. Suyumuza, toprağımıza havamızı zehirleyen, geleceğimiz tehdit eden tüm maden ruhsatları ve HES projeleri iptal edilmelidir. Toplum ve Ülke yararını göz ardı eden yatırımların, tarihi, kültürel ve doğal varlıkları talan eden uygulamalar sona erdirilmelidir.

Yeni bir Anayasa oluşturulma sürecinde doğal varlığımızın korunmasına ve çevre hakkının güçlendi­rilmesine yönelik ekolojik bir anayasa anlayışı esas alınmalıdır.

.

Yorumlar (0)
23°
açık